• Monday 27 June 2022

Articles in Turkish

EDEK ve DİKO’ya Hristofyas vetosu

Karamanlis ve Hristofyas, Ankara Protokolünün Türkiye tarafından uygulanmasının değerlendirilmesi ile Kıbrıs sorununun çözümü sürecinde Kıbrıslı Türklerin liderliğinde Talat’ın olmasının bir dönüm noktası olduğuna karar verdi. İki hükümetin ortak amacı, vetoyu değil, Türkiye’nin üyelik isteklerini kullanarak, çözüm ile ilgili konjonktürü değerlendirmektir.

 

Yunanistan Başbakanı’nın Kıbrıs’a gerçekleştirdiği resmi ziyaretin tamamlanmasının ardından Karamanlis ve Hristofyas arasındaki görüşmelerin sonucu, genel hatlarıyla bu şekilde değerlendirilmektedir. Hristofyas ve Karamanlis geleneksel söylemleri (takvimlere hayır, hakemliğe hayır, Kıbrıslılar için Kıbrıslılar tarafından çözüm vs.) kullanmalarına rağmen, müzakerelerin tamamlanması konusunda doğal takvimler belirlediler. Talat önümüzdeki Nisan ayına kadar Kıbrıslı Türklerin liderliğinde kalacak.

 

Uluslararası aktörler (AB, ABD, BM), Kıbrıs ve Türkiye için olumsuz sonuçlar yaratarak, çeşitli nedenlerle kapanabilecek ‘fırsat penceresinin değerlendirilmesi gerektiği konusunda’ hemfikirdir:

  • Eğer çözüm olmazsa, Türkiye’nin üyelik süreci karmaşık bir hale gelecek ve belki de yolundan sapacak.
  • Erdoğan ve AKP’nin sonsuza dek yönetimde kalacaklarını hiç kimse garanti etmiyor.
  • Kıbrıs sorununun Hristofyas ve Talat ile çözülmemesi halinde, yurt içinde ve uluslararası alanda hakim olan, sorunun çözülemeyeceği ve olayların başka bir yola gireceği yönündeki görüş güçlenecektir.

Uluslararası aktörler, çözüm ile ilgili momentum yaratmak için perde gerisinde ve tüm alanlarda çalışmaktadır. Dışişleri Bakanı Markos Kiprianu, ABD ziyareti dönüşünde ‘herkes Kıbrıs sorununda çabuk bir çözüm için acele ediyor ve bu yönde teşvik ediyor’ dedi.

 

Hafta sonunda New York’ta durum değerlendirmesi yapılacak ve Aleksander Downer’ın Kıbrıs’a müzakere sürecine ivme kazandırmak amacıyla öneriler getirmesi beklenmektedir.

 

Müzakerelerin nihai sonucuna henüz karar verme durumunda olmayan Hükümet, doğal takvimleri anlayışla karşılıyor. Bu nedenle önümüzdeki aylarda gelişmelerin süratlenmesi beklenmektedir.

 

Veto

 

‘Politis’ gazetesinin elde ettiği bilgilere göre Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın, Aralık ayındaki değerlendirme vesilesiyle, Türkiye’ye karşı veto kullanılmasının gündemde olmadığı yönündeki açıklaması, hiç de tesadüf değildir. EDEK ve ikinci olarak da DİKO, Kıbrıs sorununda bir çıkmaz durumunda, veto stratejisi yapmaya başladılar. Hristofyas, Yunanistan ile ortak bir karar vereceklerini vurgulayarak, Kostas Karamanlis’i de yanına aldı ve veto konusunun şimdilik kapanmasını istedi. Öyle ya da böyle strateji çatışması söz konusu olmayacaktır.

 

Hükümetin, Hristofyas’ın vetonun bir tercih olmadığı yönündeki açıklamasının neden olduğu tepkilerden sonra geri çekildiği görülse de, gerçekte hiçbir şey çürütülmedi. Konu ile ilgili yazılı açıklamasında Hükümet Sözcüsü, veto kelimesinin sözünü bile etmedi ve ‘Eğer Türkiye, Kıbrıs’ta işgale son vermezse ve Kopenhag kriterlerini yerine getirmezse, o zaman gerçekten AB’ye giremeyecek’ dedi.  

 

Hristofyas ve Karamanlis arasındaki ortak görüş tam olarak şuydu: Türkiye’nin üyelik sürecinin çözümsüz Kıbrıs sorunu ile ilerleyemeyeceği kesin olduğuna göre, ne Kıbrıs’ın, ne de Yunanistan’ın bir veto stratejisi gütmelerine gerek yoktur.

 

Kamuoyunun idaresi konusu

 

Şu ana kadar sarfedilen çabalar, Kıbrıs Rum toplumunun bir çözümü kabul etme konusunda ikna edilmesine odaklanmıştı. Şu anda sorun diğer taraf için de aynı derecede zordur.

 

Bir tarafı memnun edecek bir çözümü, diğer taraf reddedecektir. ‘Politis’ gazetesinin güvenilir kaynaklardan elde ettiği bilgilere göre Hükümet, yeni planın adı ne olursa olsun, hangi ambalaja sarılırsa sarılsın gerçekte Annan Planından farklı olmayacağının farkındadır. ‘Keşke Annan Planına yakın olsa’ ifadeleri bile kullanılmaktadır.

 

Bütün bunlara rağmen hükümet, beş yıl sonra bile planı şeytanlaştırmaya devam ediyor. Cumhurbaşkanı Hristofyas, halkın bu sefer ‘evet’ diyecek olan liderini dinleyeceğine inanıyor.

 

Özellikle de BM’yi kaygılandıran şey, bizzat Kıbrıslıların acele etmedikleri ve bugünkü statüko ile tatmin olduklarının açık olmasıdır. Yabancı aktörler ve ABD, Amerikan karşıtı yoğun tepkilerden dolayı ve toplumun dışarıdan gelen her şeye kuşkuyla bakmasından dolayı, mümkün olduğunca ölçülü bir şekilde rollerini oynamaya çalışıyor.

 

Kamuoyunun idare edilmesi ve çözüm aleyhindeki propagandanın çok güçlü olduğu 2004 yılının tecrübesinden kaçış, süreçteki en büyük engellerden biri olarak düşünülmektedir.

 

Bu sadece özel medya için değil, aynı zamanda devlet medyası için de geçerlidir. Yılın ilk günlerinde, Hükümetin teşviki ile RİK Yönetim Kurulu, 2009 yılının bir arada var olma yılı olması kararını aldı. Ancak Kurum açıklamadığı bu politikayı, uygulamayı da reddediyor.

 

Hatta her gün gündeme yön veren Kıbrıs Haber Ajansı, AKEL tarafından seçilse bile, kullanılan terminoloji konusunda ortak bir yol bulmazken, haberleri 2004 yılının havasıyla boyuyor.

 

Eroğlu

 

Eroğlu, geçtiğimiz Pazar gününden beri, Kıbrıs sorunu ile ilgili planlarda bir başka parametredir. Erdoğan ve Gül’ün Eroğlu’nun seçilmesine karşı gösterdikleri tepki, aynı zamanda Talat’a verdikleri destek son derece olumlu olarak değerlendirildi. Türkiye Hükümetinin bu tezi, Türkiye’nin Kıbrıs sorununda adım atmaya kararlı olduğu yönünde yorumlara neden olmaktadır. ‘Politis’ gazetesinin elde ettiği bilgilere göre bu güvenceyi, Türkiye’den Kıbrıs’a gelen İsveç Dışişleri Bakanı Carl Bildt iletti.

 

Cumhurbaşkanı Hristofyas’ın, işgal bölgelerindeki değişimin, Talat’ın müzakere taktiğine ne ölçüde etki yapacağını tespit etmesi beklenmektedir. ‘Seçimlerin’ sonucundan kaynaklanan etkilerin, gerek Eroğlu’nun yönetime gelmesiyle, gerekse Kıbrıslı Türklerin psikolojilerinin değişmesiyle ilgisi yoktur.2004 yılından sonra amaç, Kıbrıslı Rumları bir çözümü kabul etmeye ikna etme yollarının bulunmasıydı. Şimdi, durum daha zor bir hale geldi, çünkü diğer taraftaki ‘hayır’ tehlikesi daha büyüktür. Cumhuriyetçi Türk Partisi, Kıbrıs sorununu çözme ve Kıbrıslı Türklerin AB üyesi olması sözü ile, 2003 yılının Aralık ayında iktidara geldi. 2002 yılından 2004 yılına kadar Kıbrıslı Türkler Denktaş karşısında ayaklanmışlar ve büyük mitinglerle onun istifasını istemişlerdi. O zaman milliyetçiler evlerinde kapalıydılar ve mitingleri çok zayıf geçiyordu.

 

O dönem artık mazide kaldı, çünkü milliyetçiler yeniden baş kaldırdı. Seçmenler AB’ye inançlarını kaybettiler ve UBP’ye yöneldiler, çünkü CTP gerek Kıbrıs sorunundaki, gerekse ekonomideki beklentilerini karşılamadı.

 

Kıbrıs sorunu seçim kampanyasının ilk sırasında olmasa da, sonucu etkiledi. Örneğin Kıbrıslı Rumlara geri verilecek olmasına rağmen, 2004 yılında Annan Planına %65 oranında ‘evet’ diyen Güzelyurt’ta Pazar günü yapılan seçimlerde, UBP %50 oranında oy aldı. Bu, insanların çözüme inançlarını kaybettikleri, Güzelyurt’ta kalmalarının geçici olduğunu düşünmekten vazgeçtikleri ve şehrin Kıbrıslı Rumlara geri verilmesi konusunun kapanacağına inandıkları anlamına gelmektedir.

 

Diğer taraftan seçim kampanyasının son günlerinde Derviş Eroğlu sözlerini yumuşattı, federasyon ve AB’ye üyelik lehinde görüş belirtti ve çözüm lehinde olan ancak CTP’yi cezalandırmak isteyen seçmenleri çekmeyi başardı.

 

Çözümün anahtarı ve kilidi

 

Rum tarafının çözümün anahtarının Ankara’da olduğu yolundaki tezi, Türkiye’nin işbirliği olmadan Kıbrıs sorununun çözümünün tamamıyla imkansız olması anlamında, doğrudur. Ancak eğer Ankara anahtarsa, Kıbrıslı Türkler de kilittir. Kilit paslı olduğu zaman, çözümün anahtarının hiçbir değeri yoktur. Türkiye bir çözümü kabul edebilir, ancak referandumda oy kullanacak olanlar, dahası bu çözümü uygulamaya çağrılacak olanlar Kıbrıslı Türklerdir.

 

Seçimlerin sonucunun müzakereleri etkileyeceği yolundaki ilk değerlendirmeler doğru değildir. Eroğlu, 62.000 oyla ‘başbakan’ seçildi. İstanbul’un bir kösesinin 70 milyonluk Türkiye’nin Avrupa politikasını belirlemesi mümkün değildir. Denktaş, Kıbrıs sorunundaki Türk politikasını yıllardır sürdürdü ancak gücünü Kıbrıslı Türklerin oylarından değil, kurmayı olduğu militarist rejimden alıyordu.

 

Eroğlu’nun Kıbrıs sorunundaki Türk politikasını belirleyeceği yolundaki görüş ne kadar yanlışsa, Kıbrıslı Türklerin çözüm sürecinde hiçbir rol oynamadıkları yolundaki görüş de o kadar yanlıştır. Bir çözümün geleceğinin olması, sadece Ankara’da alınacak siyasi kararlara değil, çözümü uygulayacak olan insanlara bağlıdır. Eğer bu seçimlerden bir sonuç çıktıysa, bu, çözümün anahtarını elinde tutan Türkiye’ye AB yoluyla baskı yapılmasının yeterli olmadığı, bununla birlikte Kıbrıslı Türklerden başkası olmayan kilidin korunması gerektiğidir. İki toplum arasındaki işbirliği imkanlarına ilişkin zaman tükeniyor. Türkiye buna karar verse bile ya da Endonezya’nın Doğu Timor’dan gittiği gibi on yıl içinde Kıbrıs’tan gitmek zorunda kalsa bile, toprak üzerindeki koşullar, iki toplum arasındaki işbirliğini imkansız hale getirecek ve ülkede kaos yaşanacak. Sonuç olarak, gelecekte Kıbrıs tek devlet olarak var olacaksa, dünden bir anlaşma gerekmektedir.

 

Çözümün Türkiye’deki katı tutum yanlılarının tepkilerine dayanıklı olması, Kıbrıslı Türklerin bu çözümü tercih etmeleri ve Kıbrıslı Rumların minimum beklentilerini tatmin etmesi gerekmektedir. Argüman çok zordur, dengeler hassastır, ancak AB ile Türkiye ilişkilerindeki bir krizin riske attığı çıkarlar Kıbrıs’ın sınırlarının ötesindedir.


Makarios Drusiostis

Πολίτης

26/04/2009